Terörün tekrar su yüzünde çıktığı ve Kuzey Irak’a operasyon yapma arefesinde olduğumuz şu günlerde, çok önceleri okuduğum bir yazı aklıma geldi ve tekrar okudum. Türkçeye çevirip yayınlamak gereği hissettim, zira bir Amerikalı’nın bizim hakkımızda böyle düşünebildiğini görmek ilginizi çekebilir diye düşünüyorum.
Yazının sahibi Gary Brecher isimli bir Amerikalı. Yazıları, Moskova kaynaklı alternatif bir yayın olan the eXile‘da, War Nerd isimli köşede iki ayda bir çıkıyor. Genelde dünyada süre gelen savaşlar-çatışmalar ve askeri stratejiler hakkında yazıyor. Okuyacağınız yazıyı, Türkiye’nin 1 Mart tezkeresiyle Amerika’nın Kuzey Irak’a topraklarımız üzerinden asker göndermesini reddettiği ve Türkiye’de Amerikan karşıtlığının arttığı bir zamanda yazmış.
Geçen hafta yapılan bir anketin sonucuna göre Türklerin 70%’i Amerika’dan nefret ediyor ve en büyük düşmanları olarak görüyorlar.
Amerika’ya karşı neden böyle düşündüklerini anlamak pek de zor değil. Uzun süreden beri Türkiye’den kesinlikle izin alacağımıza çok emindik. Bize şu ana kadar hiçbir zaman sorun çıkartmamalarına, bizim onlara hiç kulak asmamamıza ve hatta bize komşu bölgelerini savaş alanına çevirmememiz için adeta yalvarmalarına karşın, şimdi Amerika’ya sadakatlerinin cezasını çekiyorlar!
Türklerin en büyük endişesi bizim Kürtlerle uğraşma şeklimizdi. Kürtlerin beyinlerini, birgün kendi bağımsız vatanlarına sahip olacaklarmış şeklinde doldurduk. Türkiye’nin doğusunda başkaldırmaya eğilimli yaklaşık 15 milyon Kürt bulunuyor ve uzun süredir tehlikeli konuşmalar yapıp, kaleşnikoflarını yağlamakla meşguller, zamanı gelince kullanmak üzere..
Hatta biz bir de Türklerden, Irak işgali için ülkelerinin doğusunu kullanma izni istedik — tam da Kürtlerin yaşadığı ve bazılarının bağımsızlık ilan etmek için bahane aradığı bölgeden! Böylece onlarda Amerikalıların arkasına sığınabileceklerdi, aynı Kuzey Irak’ta yaşayan Kürtlerin daha önceden yapmış olduğu şekilde..
Ve burada bahsettiğimiz Bush’un çocukları olduğuna göre, bunu da yapabileceğimiz en gürültülü ve kaba şekilde yaptık. Hatta Kasım 2002′de, Türk parlamentosu bize Türkiye’nin doğusunu kullanma izni vermeyi daha görüşmeye bile başlamadan önce, Wolfowitz oylamanın ABD lehine sonuçlanmasının kesin olduğunu açıklıyordu. Bu kibir bile öteden beridir ABD’yle çok iyi geçinmesi nedeniyle diğer müslüman ülkeler tarafından anti-islami bir haçlı seferine yardım etmekle suçlanan Türkleri öfkelendirmeye fazlasıyla yetti.
Türk Başbakanı gayet aklı başında olarak oylamada Amerika’nın işgal için kendi topraklarını kullanmasına red oyu kullandı, böylece Bush’un küçük vezirleri tarafından daha da suistimal edildi. Bu bir müttefiki bir düşman haline getirmenin yoludur, dostlarım.
Benim için Türkiye’yi kaybetmek üzücüdür, çünkü her zaman en sevdiğim ülkelerin arasındadır. Türkler zaferlerle dolu bir tarihe sahiptir ve ihtiyacımız olduğu her an yanımızda olmuşlardır.
Bu beni kişisel olarak da çok yaralıyor, çünkü Türkleri her zaman sevmişimdir. O destansı zaferlerle dolu askeri geçmişi nedeniyle, tabi ki, ama sadece o yüzden de değil. En sevdiğim lise öğretmenim bir Türk göçmendi. O iğrenç okuldaki en akıllı adam ve benimle ilgilenen tek öğretmendi. Bir seferinde beni akşam yemeğine bile çağırmıştı — çünkü akıllıydım ve dünya tarihini biliyordum. Benim şişman olmam ve taşralı bir aileden gelmemi hiç umursamadı, benim tarihi çok sevdiğimi biliyordu. Ben böyle birşeyi unutamam.
Bir de, kızkardeşimin arkadaşlarından birisi Türkiye’de İngilizce öğretmenliği yapmış ve hayran kalmıştı. Onun demesine göre, tüm dünyadaki en misafirperver insanlardı. Sizi evdeki tüm yiyeceklerle tıka basa yedirmeden kesinlikle bırakmazlardı. Ve yiyeceklerde harikaydı, — Yunan yemeği gibi ama tüm o yağların olmadığı..
Bitmez tükenmez Türk-Yunan savaşlarında, ben her zaman Türkleri desteklerim — gayet yerinde bir davranış, çünkü onlar her zaman kazanırdı.
Ayrıca o Yunanlılar her zaman bize baskı yapmışlardır, savaş delileri.. 2002′de Yunan Hava Kuvvetleri — o çok gizli, ultra-elit savaş gücü — Atina yakınlarındaki bir üsten kalkış yapan Yunan jetlerinin fotoğraflarını çeken 12 İngiliz savaş meraklısını tutuklamıştı. Zavallı çocuklar casuslukla suçlanmışlardı. Eğer bir hava üssü, kalabalık ve yarı-komünist bir ülke olan Yunanistan gibi bir yerde gizli sayılırsa!
Türkler her zaman dayanıklı insanlar olmuşlardır. Attila’nın Hunlarının birinci dereceden torunları olduklarını iddia ederler, fakat bu sadece vatanseverliktir — Görünüşe göre Türkler tüm dünyada Amerikalılardan sonra en vatansever ikinci insanlardır – ve aslında sizin Attila’nın birinci kuşak torunları olduğunuzu söylemek hoş olurdu. Hunların uzaktan akrabası olması en olası topluluk olan Macarlar’da (Hungarians) aynı şeyi söylemektedir. (Macaristan yani orijinal haliyle Hungary isminin içindeki ‘Hun’ ibaresinin aynı yerden geldiğini söylerler.)
Her ne kadar Hunlar olmasalar da, orijinal Türklerde onlara çok benzerdi. At sırtında savaşıp, ok atan Step göçebeleri. Bu Batılı orduların hiçbir zaman başa çıkamayacağı türden bir savaşçı çeşidiydi. Kullandıkları küçük yaylar bir göçebe harikası, yüksek teknoloji silah tasarımıydı. Bir tanesini yapmak, silah ustalarının bir yılını alıyordu; boynuzdan yapılmış ince plakaların ve muhteşem bir dayanıklılık kombinasyonu sağlaması için değişik türde ağaçtan yapılmış malzemelerin birbirine yapıştırılmasıyla elde edilirlerdi. Galler yaylarının yanında bir oyuncak gibi görünüyorlardı fakat onların iki katı hızlı atılabiliyor ve çok uzak mesafelerden zırhları delebiliyorlardı. Orta Asya’da yetişmiş o çok sağlam midillilere binmiş bir Step okçusu, tipik bir Batılı atlısına karşı çok üstün bir savaş makinesiydi; öyle ki, bu iki türün karşı karşıya geldiği birçok savaş tam bir katliama dönüşüyordu, küçük atlı adamlar hızlarıyla ve oklarıyla karşılarındaki kılıç kuşanmış piyadeleri istedikleri gibi avlıyorlardı.
At sırtındaki bu Step okçuları ne Hun, ne Türk, ne de Moğol olsun, Batı hiçbir zaman bunlarla uğraşmanın bir yolunu bulamamıştır. Onları yavaşlatan tek şey — şu an Türkçe veya Moğolca konuşmamamızın tek nedeni — kolayca dikkatlerinin dağılması ve iyi organize olamamalarıydı, böylece kurdukları imparatorluklar bir veya iki jenerasyon sonra dağılıyordu.
Selçuk Türkleri bunların yanında bir istisna olarak kalmıştır. İslamı kabul etmişler ve yerleşik monarşi hakkında islami kavramları kullanmaya başlamışlardı, bu şekilde politik aklın ve Steplerden gelen hırsın ölümcül bir kombinasyonu haline gelmişlerdi. 11nci yüzyılda İran’a girdiler, yok ettiler ve daha sonrasında Doğu Roma İmparatorluğunu, İskender’den sonraki en güçlü Yunan İmparatorluğu haline getirmiş olan Bizanslılarla karşılaşacakları Anadolu Yarımadasına ilerlediler.
Yunan piyadesi ve Hunlu paralı askerlerden oluşmuş bir ordunun başında Belisarius gibi muhteşem generallerle, Bizanslılar Doğuyu ellerinde tutmuş, hatta bir süreliğine Batı İmparatorluğunun bazı bölgelerini Vandallar ve Vizigotların ellerinden almışlardı.
Daha sonra Selçukluların ellerine düştüler ve Bizans A.Ş.’nin hisseleri 2000′li yıllardaki internet şirketlerinden daha hızlı bir şekilde değer kaybetti. Türkiye’nin doğusunda bulunan Malazgirt’te 1071 yılında kopan sonucu kesin savaş, Hasting Savaşı’ndan sadece beş yıl sonra gerçekleşmiştir. Herkes Hastings’i bilir fakat hiç kimse Malazgirt’i bilmez. Çok daha önemli bir savaştır.
Malazgirt, Batılı piyadenin, ok atan Step savaşçılarıyla yüzyüze geldiği zaman neler olabileceğine tipik bir örnektir. Bizanslılar Türkleri görmüşler ve onlara doğru ilermeye başlamışlardı. Fakat Türkler onların kılıçlarını kullanabilecekleri kadar yakına gelmelerine izin vermiyordu. Bunun yerine onları kızdırıyor — daha yakına gelmelerini sağlıyor, bir anda dönerek takip edenleri zırh delen ok yağmuruna tutuyor ve dörtnala uzaklaşıyorlardı.
Yunanlılar sürekli Türk atlılarına yetişmeye çalışıyor ve aniden gelen ok yağmuruyla kıyıma uğruyorlardı.
Saatler boyunca sıcak altında yürüdükten (Ağustos ayıydı), daha dokunamadan vurup kaçan bir düşmanı izledikten sonra ve tüm etraflarında gözlerinden, boğazlarından çıkmış tüylü dart oklarıyla yerlere serilen askerleri gördükçe, Bizanslı askerler korkmaya başlamışlardı. İlerlemeyi kesip, ne yapacaklarını bilmeden geri çekilmeye başladılar.
İşte bu, Step savaşçılarının hayatı boyunca bekledikleri bir andı. Her savaş meraklısının bildiği gibi, düzenli bir şekilde geri çekilmek, ilerlemekten çok daha zordur. Türkler, Bizanslıları aynı Steplerdeki göçebelerin yüzyıllardır koyun sürülerine yaptığı gibi gruplar haline sokmaya başladılar. Yaya askerleri küçük gruplar halinde çıkmazlara sürerek kaçınılmaz ölüm bölgeleri oluşturdular. Bu aynı Little Bighorn Savaşı gibi, fakat çok daha büyük boyutta olanıydı: savaşta Türk atlıları 100,000 civarında ve Bizanslılar 70,000 civarındaydı.
Savaşın bir katliama dönüştüğünü gören Bizanslı artçı kuvvetler, ordunun ana kısmını açıkta bırakarak kaçmaya başladılar. Türkler bunları iki gruba ayırdılar ve günün geri kalanını sabırlı şekilde bir grubu, daha sonra da diğerini yok etmekle geçirdiler. Bizans İmparatoru ele geçirilmiş ve Yunan askeri gücü sonsuza kadar yok edilmişti. Bu Yunanlılar için tarihteki en büyük felaketti. Malazgirt’ten on yıl sonra, Türkler Konstantinapolis önlerindeydi.
Bizanslılar, diğer bir Step savaşçısı olan Timur’un Selçuklu İmparatorluğuna Doğu’dan saldırmasıyla geçici olarak kurtulmuşlardı. Konstantinapolis’in surları öyle güçlüydü ki, Bizanslılar 1453′e kadar dayandılar. Ta ki, Türkler hristiyan bir top ustası tutup, duvarları yıkana kadar.. İşte Konstantinapolis o zaman İstanbul’a dönüştü. Bu bana eski bir şarkıyı hatırlatır:
Artık orası İstanbul, Konstantinapolis değil, İstanbul! Konstantinapolis değil!
Neden Konstantinapolis değişmiş ki?
Bu Türklerden başkasını ilgilendirmez!
Evet, belki Yunanlılar bu şarkıyı yazan kişiyle aynı görüşte değillerdir, fakat galip gelen taraf her zaman şehirin ismini değiştirme hakkına sahiptir. Ve doğal olarak tecavüz ve yağma hakkı vardır. Şehir üç gün boyunca yağma edildi — bu geleneklere göre belirlenmiş bir zaman dilimiydi.
Türkler büyük Bizans katedralini bir camiye çevirdiler ve ikinci bir fetih perdesinden önce biraz sakinleşip şehir hayatının tadını çıkardılar, bu artık Osmanlı zamanıydı. Bu Türk dalgası 16ncı yüzyılda, Türklerin Macarları 1526′da Mohaç’ta yok ederek Balkanların tamamını ele geçirmesi ve doğuda İran içlerine, güneyde ise Arabistana kadar ilerlemesiyle zirveye ulaştı.
Avrupalılar, İslam tehdidi karşısında bir kez daha birleşmek için yeteri kadar korkmuşlardı. Bu, Avrupalıların gerçekten çok korktuğunu gördüğünüz zamandır; o huysız piçlerin pislik yapmayı bırakıp beraber çalışmaya başladıkları zaman! Birleşmiş bir Avrupa donanması 1571′de Osmanlı donanmasını İnebahtı’da (Lepanto) yok etti. Fakat Türklerin gücü tükenmemişti. Avrupalılara şöyle seslendiler, “Siz sadece bizim sakalımızı kestiniz ve kesilmiş sakal daha gür çıkar.”
Eğer birkaç gündür traş olmamış bir Türk görmüşseniz, neden bahsettiklerini anlayabilirsiniz.
İnebahtı’dan yüz yıl sonra Türkler daha da ilerleyerek Orta Avrupa’yı zorlamış, Viyana’yı kuşatmış ve hatta neredeyse ele geçiriyorlardı. Onları oradan sökebilmek için bir başka birleşmiş Avrupa kurtarma gücü gerekmişti.
Bundan sonrası yokuş aşağıydı. Türkler, içerisinde yüzlerce farklı etnik grubun bulunduğu dev bir imparatorluk yönetmeye çalışıyorlardı ve milliyetçiliğin arttığı bir dönemde bu hiçde eğlenceli değildi. Bilirsiniz; bir gün “Sırbistan Sırplarındır!” ve başka bir zaman “Mısır Mısırlılarındır!” naraları.. Şikayet, şikayet, şikayet..
Osmanlılar bu isyan çıkaran güruhlara karşı ellerinden gelenin en iyisini yaptılar — onların bu tip stratejileri arasında benim en beğendiğim ise, isyan edenlere neler olabileceğini göstermek için, Sırp asilerin kafalarını kopararak, onlardan bir kule inşa etmeleriydi. Fakat daha oradaki kuleyi bitirir bitirmez, başka isyankar Balkan ve Arap kabilelerine günlerini göstermek için harekete geçmişlerdi.
Türklerin zayıfladığını görünce, Rusya’da işin içine girmişti. Türkler Ruslarla kaybedecekleri bir dizi savaşa zorlanmışlardı ve Kırım savaşında Fransız ve İngilizler tarafından kurtarılacak kadar zayıf düşmüşlerdi. Bu yeni bir dönüşümdü — Batı, Türklere yardım ediyordu — Türkler için kötüye bir işaretti. Demek ki, İngiliz ve Fransızlar, Osmanlıları Ruslar karşısında zararsız ve hasta bir rakip olarak görüyorlardı.
Osmanlıların yaptığı son ve en kötü seçim ise 1914′de Almanya’nın yanında yer almaktı. Türkler 1915′te genç Winston Churchill’in İstanbul’u alarak, oradan İngiliz gemilerinin Karadeniz yoluyla Rus ordularına yardım götürmesi, böylece Almanların Doğu Cephesine asker kaydırmak zorunda kalması fikri nedeniyle savaşın içine çekilmişlerdi.
Churchill desteği arkasına alabiliyordu, fakat aptal bir Güney Avrupa’yı işgal saplantısı nedeniyle 1.Dünya Savaşında ve yeniden 2.Dünya Savaşında müttefik amaçlarına zarar vermişti. İkinci Dünya Savaşında, müttefikler harika bir savunma alanı olan ve işgalciler için kabus niteliği taşıyan İtalya Yarımadasında savaşarak ilerlemek zorunda kalınca başarısız olmuştu. Ve en büyük başarısızlık 1915′te, Churchill’in Avustralyalılardan oluşan büyük bir gücü, Gelibolu’ya, İstanbul’un güney bölgesine çıkartmaktaki ısrarı sonucunda gelmişti.
Avustralyalılar halen “Gelibolu” dediğinizde ürkerler. Kıyıma uğramışlardı. Okuduğum bir kaynağa göre, İngilizler zavallı Avustralyalı gençleri biçilmek üzere Türkiye’ye getirmeselerdi, Avustralya’nın nüfusu bugünkü halinden çok daha fazla olabilirmiş. Evet, beyler, çocuklarınızı İngiliz subaylarına teslim eder ve Türk askerini küçümserseniz bununla karşılaşırsınız.
Avustralyalılar aslında iyi savaştılar — her zaman öyleydiler, muhtemelen etraftaki en iyi ingilizce konuşan askerlerdir — fakat o soylu ve kişiliksiz İngiliz subayları, tepelere saldırmak için emir vermeden onları kıyılarda bıraktılar. İngiliz generalleri çaylarını bitirdikleri ve saldırı emrini verdiklerinde, Türk komutanlar çoktan birliklerini takviye etmişler ve o saatten sonra Aşil’in kendisi bile o tepeleri alamazdı.
Normandiya çıkarmasında, kıyıya çıktığımızı ve tepelere ilerlemek için saatler boyu beklediğimizi bir düşünün. Çılgınca geldiğini biliyorum, fakat İngilizler Gelibolu’da aynen böyle yaptı ve işte bu nedenle işgal güçleri 1916′da utanç içerisinde geri dönmek zorunda kalmıştır. Geride kalan bir avuç zavallı Avustralyalıyı gemilerle götürürken, asker taşıyan gemilerin birçoğunda boş ranzalar vardı.
Gelibolu’nun Türk kahramanı genç bir komutan olan Mustafa Kemal’di. Askerlere, o hafızalara kazınan konuşmalarından birini yaptıktan sonra efsane haline gelmişti. İngilizlerin geldiğini duyduklarında, Mustafa Kemal onlara: “Ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum!” demişti.
Gelibolu Mustafa Kemal’i ünlü yapmıştı fakat bu en büyük başarısı değildi. Askeri ve politik alanda çok daha harika başarılara ulaştı. Türkler için adeta bir Tanrı gibiydi, onu Kemal Atatürk diye çağırıyorlardı; “Kemal, Türklerin Atası.”
Time dergisi geçtiğimiz yıllardaki “Yirminci Yüzyılın En Büyük Lideri” isimli anketinde ilk önce bilindik isimler ortaya atıldı, fakat kazanan Türkiye’den gösterilen inanılmaz gayretinde etkisiyle Kemal’di.
Mustafa Kemal ortaya tekrar 1919′da çıktı, Türkiye o zamanlar en halsiz dönemlerini yaşıyordu. Müttefikler ise 1918′de savaş bittiğinde hiç merhamet gösterecek havada değillerdi, özellikle de Türkler Gelibolu’da İngiliz Ordusunu perişan ettikten sonra..
Türkiye’yi parçalara ayırdılar, Türklere sadece Anadolu Yarımadasının kuzeyini bıraktılar. Zayıf ve yenilmiş Osmanlı Sultanı kabul etmiş fakat Mustafa Kemal etmemişti ve yeni bir Türk Ordusu oluşturmaya başlamıştı.
Yunanlılar savaşın hemen sonrasında Türkiye’nin batısını ele geçirebilmek için yerinde duramıyorlardı. 470 yıldan beri Konstantinapolis’i geri almak için bekliyorlardı ve onlara göre artık zamanı gelmişti.
Müttefikler tamamen Yunan destekçisiydi. 1919′da bir Yunan işgal gücünü Türkiye’nin batısına taşımak için aralarında Amerikan savaş gemilerininde bulunduğu bir gemi filosu sağladılar. Yunanlılar 200 km kadar içeri girdiler ve Mustafa Kemal’in direniş gücünün karargahı olan Ankara’ya kadar ilerlediler. Fakat Kemal bir kez daha askerleri toplayarak, bir dizi tutunma amaçlı harekat yaparak, çok daha iyi donanımlı Yunan Ordusunu yavaşlattı ve Sakarya Nehrinde üç hafta süren kıyasıya savaşın sonunda paramparça etti.
1922′ye gelindiğinde, Türkler İzmir’i geri almak için hazırlardı. Burada biraz samimi olmak gerekirse, İzmir her zaman bir Yunan şehri olmuştu, Türk değil. Daha doğrusu Türkiye’nin batı kıyı şeridi eskiden beri Yunanlılarındı. Yunanlılar denizci insanlardı, Kırım’dan İspanya’ya kadar olan bölgelerde denizcilik yapmışlardı. Türkler ise her zaman bir kara gücü olmuşlardı. Orta Asya’dan, deniz gücünün bir imparatorluk kurmak için ciddi önem taşımadığı bir coğrafyadan geliyorlardı. (Orta Asya’nın kara gücü olan Moğollarda sadece denizde savunmasız kalıyorlardı. Bu nedenle iki kez denemelerine rağmen Japonya’yı ele geçirememiştiler.)
Fakat Versay Antlaşmasının koyduğu net çizgilere göre, ülkeler sadece toprak parçalarına hakim olabilirlerdi ve Türkiye de sadece kendi öz toprakları olan Anadolu Yarımadasının bir kısmında hak iddia edebilecekti.
Mustafa Kemal’in ordusu batıya doğru ilerledi ve Ekim 1922′de İzmir’i çok çetin sokak çatışmalarından sonra geri aldı. Müttefik donanması Yunanları kurtarmak için yaklaştığı bir zamanda, birileri şehri ateşe verdi. Türkler bunu Yunanlıların yaptığını, Yunanlılar.. — burada tahmin hakkınızı kullanın. Evet, doğru! — onlar da bunu Türklerin yaptığını söylerler.
Kimse emin değil fakat, ortak bilgilere göre aynı 70′lerde Beyrut’ta olduğu gibi çok çirkin bir sokak savaşı yaşanmıştı. Orada iki tarafında çok gaddarca savaştığı söylenir.
Türklerin yaptığı ilk iş kıyı kentlerine Türkçe isimler vermek oldu. Smyrna, İzmir oldu, bence bu da sadece Türkleri ilgilendiren bir konudur. Kemal, Yunanlıları kovalayabileceği kadar kovalamadı. Türkler Avrupa kıtasında İstanbul’u rahatlatacak kadar bir bölge alana kadar ilerlediler ve durdular. Daha sonra ise barış görüşmeleri için çalışmaya başladılar.
Kemal’in başka işleride vardı. Bildiğiniz 20nci yüzyıl liderlerinden farklı olarak kendisi için büyük heykeller yaptırıp, rüşvet almıyordu. Çok onurlu ve çok akıllı bir insandı ve savaş biter bitmez, asıl projesine başladı: Türkiye’yi laik ve batılı bir ülke haline getirmek.
Arap alfabesini kaldırdı (Türkler Arapları fazla sevmez) ve Türkçenin latin alfabesi kullanılarak yeni bir şekilde yazılmasını emretti. Hatta daha da ileri giderek, dini olması gerektiği yere koymaya çalıştı: kadınların burka giymesi yasaklandı ve Türkiye laik bir devlet ilan edildi.
Mustafa Kemal, Amerika’yı her zaman takdir etmiştir ve Türklerde aynı şeyleri hissetmişlerdir. NATO’nun bir parçası olmaktan gurur duymaktadırlar ve muhtemelen bu ittifaktaki en iyi askerlerdir. Ve Truman Kore’de yapacağı “polislik görevi” için yardım istediğinde, Türkler en erken cevap veren ve en hevesli olan müttefikimizdi.
Kore Savaşındaki Türk Tugayı cesareti ve sadakati ile ünlenmişti. Kuzey Kore ve Çin askerlerinin toplu saldırılarında sayı olarak az kalmış olsalar bile hiçbir zaman geri çekilmemişlerdi. Yakın muharebe yetenekleriyle gurur duyarlardı, özellikle de süngüleriyle. Kore’de bir Türk subayıyla yapılan bir röportajı hatırlıyorum; Türk süngüsünün oluklu olduğunu bu nedenle daha üstün olduğunu açıklıyordu. Bu şekilde kan ve hava açılan yaradan dışarı kolayca çıkıyor, böylece Amerikan süngüsünde olduğu gibi insan vücudunda saplanıp kalmıyordu.
Türk savaş esirleri ise Kore Savaşı’nın en heyecanlı hikayelerinden birisidir. Bazılarınızında bileceği gibi, savaştaki iki büyük güç olan Amerikan ve İngiliz ordularının esirlerinin sonu pek de iyi olmamıştı. Esir askerlerimizin 40%’ı çoğunlukla bakımsızlık ve depresyondan ölmüştü. Esir kamplarında moral olarak çökmüş olan askerlerin hiç biri kaçamadı ve onlarcası da vatana ihanet etti.
Esir düşen Türk askerleri ise çok farklıydı. Onlardan hiçbirisi doğal nedenlerden ölmemişti — çünkü yoldaşları buna izin vermemişti. Türkler kendi paylarına düşenleri paylaşmış, hasta arkadaşlarına bakmış ve gururlarını her zaman korumuşlardı.
En sonunda Çinli psikolojik savaş subayları Türklerden birşey öğrenmek için uğraşmaktan vazgeçmişlerdi.
Hiçbir esir Türk askeri vatanına ihanet etmedi. Bir tanesi böyle birşey yapmayı aklından geçirmiş — fakat, daha sonradan arkadaşlarının röportajlarda açıkladığına göre, kendilerini utandıracak birşey yapmasını önlemek için, o daha Çinli gardiyanlarla bağlantıya geçmeden önce üzülerek onu boğazlamışlardı.
Böyle bir müttefike hayran olmanız gerekir. İçimde öyle bir his var ki, eğer bu Irak meselesi yüzünden Türkiye’yi kaybedersek, bundan on sene sonra uyanacağız ve dünyadaki tüm Arapları (eğer yapabilirsek, ki sanmıyorum) demokratikleştirmenin Türkiye gibi bir arkadaşı kaybetmeye değmeyeceğini göreceğiz.
Gary Brecher
****
Bu yazı Gary Brecher’ın the eXile‘daki köşesinden alınmıştır. Çevirisi benim tarafımdan yapılmıştır. Hiçbir ekleme veya çıkarma yapılmamış, anlam değişikliğine gidilmemiştir. Yazının orijinalini okumak isteyen veya kendisiyle bağlantıya geçmek isteyenler için adresini de veriyorum:
http://old.exile.ru/2005-April-22/war_nerd.html

